Category Archive: Uncategorized

Türkiye’nin Çehresini Değiştiren Adam, Kemal Kurdaş

Kendisi bir ömre çok şey sığdırmış bir insan, o sebeple yazı biraz uzun olacak, kusura bakmayın.

Yıllardır ODTÜ’de hocalarım tarfından adını sık duyduğum için biraz okumak istiyordum, kısmet 91 yaşında vefat ettiğini duymamın ardından nasip oldu. Keşke ertelemeseydim bu kadar, gidip kucak dolusu sarılıp teşekkür etme fırsatı bulabilirdim oysaki.

Kemal Kurdaş’ın hikayesi ODTÜ’nün kuruluş hikayesidir aslında. ODTÜ’nün kuruluşunu anlatarak başlayayım yazıma.

ODTÜ’nün kuruluşu

Birleşmiş Milletler ve  UNESCO gelişmekte olan 10 ülkeye üniversite kurması için 5 milyon $ veriyor. Başta  Türkiye’nin bulunmadığı listede Mısır var ama  onlar bu parayı istemiyor. Birleşmiş Milletler ekibi Kahire’den İstanbul üzerinden dönerken havaalanında Karayolları Genel Müdürü ile karşılaşıyor. Genel Müdür yetkilileri ikna edince  listeye Türkiye alınıyor ve Kahirenin yerine listeye Ankara ekleniyor. Demokrat Parti’de kendi istediği şekilde bir üniversite olması düşüncesiyle  ODTÜ’ye arazi veriyor. (44 milyon metrekare gibi devasa bir arazi) 27 Mayıs Adnan Menderes’in bu planını bozarken aynı zamanda ODTÜ’nün tarihini değiştirecek kişinin Türkiye’ye gelmesini sağlıyor. 27 Mayıs sonrasında Maliye Bakanı olan  Kemal Kurdaş’a Washington Büyükelçiliği veya ODTÜ Rektörlüğü teklif ediliyor. Kemal Kurdaş’ta ODTÜ rektörlüğünü seçiyor. (Kaynak: Mustafa Dalcı)

ODTÜ öncesi

Siyasal Bilgiler Okulu mezunu olan Kemal Kurdaş maliye müfettişliği görevinin ardından yurtdışında uzun zaman geçirmiş ve IMF’de görev almıştır. 1961 darbesi ile kendisine teklif edilen Maliye Bakanlığı görevini kabul etmiş ve bu esnada Türkiye’nin para politikalarının serbestleşmesinde öncü bir rol oynamıştır. Aynı zamanda yeni anayasa çalışmalarında aktif olarak görev almış, fikir özgürlüğü ve demokratik haklar konusunda büyük katkıları olmuştur Türkiye’ye. Bu arada Menderes’lerin idam edilmemesi için elinden geleni yapmış ama engel olamamıştır. Maliye Bakanlığı görevini yürütürken kendisine ODTÜ rektörlüğü teklif edilmiş ve seve seve kabul etmiştir. 61 anayasasına ODTÜ diğer üniversitelere benzemesin diye özel yasa maddesi ekletmiş ve bakanlığı bırakmadan bütçeden ODTÜ’ye biraz fazlaca pay ayırmıştır.

Amacı

Kemal Kurdaş’ın asıl amacı 1923′teki kurtuluş savaşının bilim alanında devamını sağlamak ve hem memleketine hem de insanlığa katkı sağlayan (kendi deyimiyle) tam insanlar yetiştirmektir. Tam insan diye tabir ettiği insanlar dünyada geçerli yabancı dili anadili gibi konuşan, dünya literatürü takip eden, bilime katkılar sunan, gelişime ve yeni fikirlere açık bireylerdir. Bu amaçla daha sonraki yıllarda Türkiye’de örneğini çok göreceğimiz yurtdışına burslu öğrencileri gönderip sonrasında ülkesine hizmet için geri dönmelerini sağlayan bir proje yapmıştır. Ama bu çabaları siyasi engellere takıldığı için istediği başarıyı sağlayamamıştır. ODTÜ rektörlüğü teklif edilince amacını gerçekleştirmek için istediği fırsat kapısını çalmıştır. Sonrasında uğruna başbakanlık teklifini bile red edecek bir ODTÜ sevdalısıdır kendisi.

Rektörlüğün İlk Yılları

Onun hayalinde Amerikan tarzı bir state üniversitesi (bugün kampüs üniversitesi dediğimiz sistem) kurmak vardır. Bu model henüz Avrupa’da bile yokken Türkiye’ye gelmiştir ve ardından hem diğer kurulan Türk üniversiteleri hem de Avrupa’daki üniveriteler ODTÜ’yü örnek almışlardır.

Göreve gelir gelmez tahminen 6 yılı olduğunu varsayıp (8 yıl rektörlük yapmıştır), ona göre Türkiye’de iş yapan insanı bir makamda fazla tutmazlar çünkü, çok hızlı biçimde kafasındaki üniversiteyi gerçeğe dönüştürmek için 7 gün 24 saat çalışmıştır.

ODTÜ çok büyük bir arazisi olan ama başka hiç bir şeyi olmayan lise bile olamayacak kadar aciz bir üniversite idi. O zamanlar meclisin arkasındaki barakalarda eğitim görmekteydi öğrenciler. Çok büyük problemleri vardı ve büyük yönetimsel zaaflar içindeydi 1961 yılında(1956 kuruluş yılıdır).

Ağaçlandırma

Kemal Kurdaş ilk hedef olarak kampüsü Balgat’ta bulunan çorak arazisine taşımaya başladı. Koca arazide sadece tek bir çınar ağacı bulunmaktaydı. Rektörlüğünün ilk zamanlarında bütün araziyi yaya olarak gezmiş ve o gün o alıç ağacı ile konuşup senin yalnızlığını bitireceğiz diye ona söz vermiştir. Rektörlük yaptığı 8 yılda toplam 12 milyon ağaç dikilmesini sağlamıştır. O ve ailesi tam bir doğa sevdalılarıdır. Haftasonu yağmur yağdığında diktikleri fidanların su alışlarını seyretmek için ODTÜ’ye gider ağaçları seyreder geri gelirlermiş. Türkiye’nin en büyük yapay ormanı için dünyada eşi benzeri az olan bir ağaçlandırma savaşı artık başlamıştır. Eski ve yeni fotoğraflara bakarak nasıl büyük bir iş başarıldığını anlayabilirsiniz.

Eski Hali

Yeni Hali

Finansmanı

Okula finansman bulmak için tüm nüfusunu kullanmıştır. Hem devlet bütçesinden hem dış kaynaklardan, hem de yarattığı ek gelirlerden sonuna kadar faydalanmıştır. İnsanlarda bu büyük üniversitenin hızla yükseldiğini gördükçe yardımcı olmak için kesenin ağzını açmışlardır.

Öğretim Kadrosu ve Dili

ODTÜ’nün ingilizce eğitim vermesini savunmuş sonraki rektörlere de kesinlikle ingilizcede ısrar etmelerini vasiyet etmiştir. Ona göre dünyanın konuştuğu dili anlayan ve üretilmiş eserlere ulaşabilen insanlar ancak tam insan olma yolunda ilerleyebilirler.

Öğretim kadrosu için yurt içinde ve yurt dışında bütün Türk bilim adamlarının bire bir peşinde koşmuş onlara güzel imkanlar, paralar sunmuş ve tarihinde ilk defa Türkiye’de tersine beyin göçü başlatmıştır. Aynı zamanda yurtdışından tanınmış bilim adamlarını getirtip ODTÜ bünyesine katmıştır.

Sonuçta ODTÜ 8 yıl gibi kısa bir sürede dünyanın sayılı akademik yayın yapan üniversitelerinin arasına girmiştir.

Arkeolojik Çalışmalar

ODTÜ Keban ve Atatürk barajlarının suları altında kalacak tarihi yerleri kurtarmak için Kemal Kurdaş önderliğinde büyük çaba vermiştir. Bu çaba ile hem ülkemizde hem dünyada arkeolojide büyük gelişme sağlanmıştır. Ankara’daki önemli tarihi yerleşim birimleri onun çabası sayesinde ortaya çıkartılmıştır. Çıkan eserlerin büyük kısmı Anadolu Medeniyetleri Müzesine, bir kısmıda mimarlık fakültesinde bulunan ODTÜ müzesine kaldırılmıştır.

Dürüstlüğü
Amacı erdemli bir insan olarak öğrencilere tam manası ile örnek olmaktır.

  • Siyasi düşmanları çok olduğu ve çok büyük inşaatlar yaptırdığı için (bütün sorumluluğu kendi üstüne almıştır bunu yaparken) defalarca soruşturma geçirmiş ama hiç birinden bir sonuç çıkmamıştır.
  • ‘Benim Ankara’da evim var’ diyerek kendi için lojman yaptırmamıştır.
  • Makam aracını sağlık merkezine ambulans olarak vermiştir, yerine eski model bir araba bularak makam aracı sorununu çözmüştür.
  • Cumhurbaşkanı tarafından kendisine Başbakanlık teklif edilmiş ama o ODTÜ’de henüz görevim bitmedi diyerek red etmiştir.
  • Herkesin maaşına yıllık %10 zam yaparken kendi maaşına zam yapmamış, mütevelli heyeti bunu fark edince sadece bir defaya mahsus onların ricasi ile %20 zam almıştır.
  • Paraya ihtiyacı olan bir dönemde yine Cumhurbaşkanı tarafından kendisine önemli bir konuda hakemlik teklif edilmiştir. O bunun ODTÜ’deki görevini biraz bile olsa aksatabileceği ve ODTÜ yönetimini kullanarak maddi kazanç elde etti dedikodularının çıkabileceğini düşünerek görevi reddetmiştir.

Kişiliği

Sürekli olarak insanlarla şakalaşan, içi insan ve doğa sevgisi ile dolu olan bu insanı isterseniz kendi sesinden küçük bir anısı ile dinleyelim.

Siyaset

ODTÜ’ye siyaset bulaştırmamak için elinden geleni yapmıştır. Her zaman fikir özgürlüğü için mücadele vermiştir. Ona göre herkes şiddete başvurmadıkça her görüşü özgürce savunabilmelidir.

ODTÜ girişine koymayı düşündüğü hayalini kurduğu bir yazı vardır.

‘Bu kapıdan sadece bilim ve hoşgörü girebilir’

Bu aslında ODTÜ’nün ve Kemal Kurdaş’ın dünya görüşünü yansıtır. Yazı belki konmamıştır ama bugün bile ODTÜ’de herkes özgürce her konuda konuşabilmektedir.

Dünya’da çalkantılı geçen 1968 olayları sırasında Kurdaş rektördür. Bu kadar özgürlüklere, öğrencilerine düşkün olduğundan ve aynı zamanda çok fazla düşmanı da bulunduğundan olaylar en çok ODTÜ’yü karıştırmıştır. Amerikan büyükelçisi Komer’in arabasının ODTÜ’de yakılması (kendi kanaati zamanın içişleri bakanının bu işte parmağı olduğu yönündedir) sonrasında alevlenen olaylar üniversiteyi işgale kadar varmıştır.

Akademik özgürlüğü kendi koltuğu pahasına korumuştur, öğrencileri onu çok üzse de, onu ve ailesini defalarca ölümle tehdit etseler de, o hepsini bağışlamıştır. Şiddete başvuran öğrencilerinin kesinlikle hafifte olsa ceza almalarını savunmuş, eğer bu olmazsa ilerde başlarına kötü şeyler geleceğini düşünmüştür ki nitekim hem Türkiye hem ODTÜ için pek parlak yıllar geçmemiştir sonrasında.

Gurur duyduğu şey rektörlüğü sırasında hiç bir öğrencinin ölmemiş olması ve kendi aralarında yaptıkları kavgalar dışında hiç kimsenin burnu bile kanamamış olmasıdır. Bunu başarmak için çok çaba göstermesi gerekmiştir.

Süleyman Demirel bu kadar büyük işler başardığı için ona saygı duyup onu siyasi arenada hep kollamıştır, ama genede özellikle Adalet Partisinin sağ kanadı onu rektörlükten atmak için adeta and içmiştir.

Bir Kaç Anı

  • Cahit Arf’i ODTÜ ailesinin bir parçası yapmak için neden gelmediğini araştırmış, sonuçta eşinin mevcut evini ve bahçesindeki çiçekleri çok sevdiğini anlamış. Ardından onlara haber vermeden en güzel lojmanı hazılatmış ve bahçesine eşinin en sevdiği çiçekleri koydurtarak eşinin bu evi sevmesini sağlamıştır. Sonrasında ODTÜ’ye çok emekleri geçecek olan büyük bir bilim adamını kazanmış olurlar.
  • Pazar sabahları elinde sopa ile (korkmayın kimseyi dövecek bir insan değildir) yurtlara girer gürültü çıkarıp kaldırabildiği öğrencileri ağaç dikmeye götürürmüş.
  • Neredeyse bütün öğrencileri şahsen tanır, onlarla spor yapar dertlerini dinlermiş. Kaleye şut çekerken kaleci yanlış tarafa atlardı ama gene de gol atamazdım diyerek yeteneklerini övecek kadar sevimli insandır.

Yaptığı Bazı Güzel Şeyler

  • Türkiye’de ilk defa fen lisesi kavramını getirip Ankara Fen Lisesini ODTÜ kampüsü içine kurdurmuştur. Bu olay ile Türkiye’ye büyük faydalar sağlayacak diğer fen liselerininde açılmasına vesile olmuştur.
  • Rektörlükten sonra büyük şirketlere danışmanlık hizmeti vermiş ve Türkiye sanayisinin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır.

Özellikle ODTÜ’yü %80 oranında tamamladığını ve ağaçlandırmayı büyük oranda bitirdiğini gördükten sonra kendisinin aslında çok yorulduğunu ve kıymetinin bilinmediğini düşünmüştür. İçi buruk bir biçimde ODTÜ rektörlüğünden 1969 yılında istifa etmiştir. Bırakmaya karar verdiği satırları okurken onları yazarken çektiği acıyı ve üzüntüyü içinizde hissediyorsunuz. Beklediği ve duymaktan en çok mutlu olduğu sözcük içten söylenmiş bir teşekkür ederim lafıdır, bu onun için dünyalar kadar değerlidir.

Yıllar sonra

‘Sen ODTÜ için gece gündüz çalıştın peki ODTÜ sana layık olabildi mi?’

sorusunu şöyle cevaplamıştır.

‘Benim içim rahat.’

O hayattaki en büyük eserini bitirmiş ve sonra seyretmiştir. ODTÜ öğrencilerinin çoğu onun istediği gibi tam bir insan olmuş ve hem ülkelerine hem insanlığa faydalı birer birey olarak hizmet vermişlerdir. Bu öğrenciler Türkiye’nin bu günlere gelmesinde büyük pay sahibidirler.

ODTÜ onun çocuğu idi, ben ve benim gibi öğrenciler de senin torunlarınız, dedemiz bize hep örnek olacak ve yolumuzu aydınlatacak.

Kendi deyimiyle

‘Ben mutlu bir insanım’

sözü kulaklarımda yankılanırken sana ve sana inanarak yanında olmuş olan çalışma arkadaşlarına sonsuz teşekkürler.

Kaynak: ODTÜ Yıllarım, Kemal Kurdaş

Türkiye’den Neden Facebook Çıkmaz

Aşağıda görmüş olduğunuz şahıs, facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg 1984 doğumlu dünyanın en genç milyarderi (13.5B$).

Asıl soru şu, Türkiye neden böyle bir girişim çıkartamıyor, ne eksiğimiz var bizim?

Zeka konusunda hiç birimiz onlardan eksik oluğumuzu düşünmüyordur herhalde.

Ana sıkıntı para olarak görülebilir, ancak Amerika’da kesenin ağzı geek diye tabir edilen insanların, 30 senedir büyük başarılar kazanması nedeniyle açılmış durumda. Yani başarı parayı getiren öncelikli faktör durumunda. Peki neden çıkaramadık biz bu başarıları bir türlü?

Bizim eksiğimiz yok fazlamız var, temel sıkıntıda o fazladan kaynaklanıyor. İlgi alanlarına hitap etmeyen ve bitmek bilmeyen eğitim tutkumuz bizim dost görünen düşmanımız.

Bu şirketlerin başarısında temel unsur vizyon sahibi kurucuları. Gelin onları biraz geçmişleri ile birlikte inceleyelim.

Facebook: Kurucusu
Mark Zuckerberg: Orta okulda başladığı ana ilgi alanı olan programlamanın yanında eskrim takımınında kaptanıydı. Boş vakitlerinde çince öğrenen Mark Harvard’ı Facebook ile ilgilenmeye vakti kalmadığı için bırakmıştır.

Microsoft: Kurucu ortakları
Bill Gates: Dünya’nın en zengin insanı lakaplı Bill, 13 yaşında tanıştığı ve aşık olduğu bilgisayarda Tic-Tac-Toe oyununu yazmak için matematik derslerinden izinli sayılmıştı. Başarı ile bitirdiği lise yıllarından sonra girdiği Harvard’da vaktinin çoğunu üniversitenin bilgisayarları ile geçirmiştir. En sonunda Microsoft ile ilgilenemediği için okulu bırakmıştır.
Paul Allen: Bill Gates ile orta okulda tanışan ve bilgisayarlar konusunda aynı heyecanı paylaşan Paul Washington State üniversitesini Microsoft’a vakit ayırmak için bırakmıştır.

Apple: Kurucu ortakları
Steve Jobs: Genç yaşta bilgisayarlara meraklı olan Steve listedeki diğer kişilerden farklı olarak bilgisayar programcısı değildir. Woz ile HP’de yazın çalışırken tanışan Jobs, üniversitenin ailesine maddi olarak yük olduğunu düşünmüş ve çok fazla bir şey öğrenemediğini iddia ederek bırakmıştır. Üniversiteyi bıraktığı zamanlarda sadece ilgi alanı olan derslere kampüste kalarak devam etmiştir.
Steve Wozniac: Erken yaşta elektronik cihazlara ilgisi olan Woz, Berkeley’i bırakmış ardından Jobs ile birlikte ilk ticari kişisel bilgisayarı yapma işine girişmişlerdir.

Google: Kurucu Ortakları
Larry Page: Anne baba bilgisayar bilimleri profesörü olan Larry 6 yaşında bilgisayarlara ilgi duymaya başlamış ve Stanford üniversitesinde doktora yaparken Sergey ile tanışıp Google’ı kurmuşlardır.
Sergey Brin: Annesi matematik profesörü, babası NASA’da bilim adamı olan Sergey bilgisayarlarla erken yaşta tanışmıştır. Matematik ve bilgisayar bilimlerinde çift anadal yapmıştır.

Google kurucu ortaklarının ikiside Montessori eğitim methodolojisini benimsemiş okullarda okumuşlardır. Bu method çocukları ilgi alanlarını seçebilecekleri bir ortamda özgür bırakıp, onları gözlemleyerek ilgi alanlarına yönlendirilmesi üzerine kuruludur.

Bu uzun listeden sonra dikkatinizi çekmek istediğim ortak özellikleri liste halinde belirteyim.

- Çok zekiler
- Küçük yaştan itibaren teknolojiye ve bilgisayarlara meraklılar (Geek)
- İlgi alanlarına kendilerini yönlendirebilmişler, kendilerini bundan alıkoyacak şeyleri, toplumsal baskılara rağmen, inatla bırakmışlardır. Bazılarının okulu bırakmasının nedeni budur.
- Eğitimlerinde kendilerini baskı altına alacak bir sistemle karşılaşmamışlardır. (Din veya baskıcı yönetimler gibi. Kendilerini çoğunlukla ateist ya da agnostik olarak nitelendiriyorlar).

Dünya’yı değiştiren bu insanlar, küçük yaştan beri ilgi alanlarına yönlenip kendilerini geliştirirken biz Türkiye’de baskıcı yönetimler, din, ÖSS, YGS, KPDS, KPSS, ALES, ezberci eğitim kıskacı altında nefes alamadan, ilgi alanlarımıza yönlemeden, kendilerinin doğru olduğunu düşündükleri şeyleri okumak zorunda bırakılıyoruz.

3. Dünya ülkesi mantığında yetiştirildiğimiz için, her zaman eksiğimizin daha fazla eğitim ile kapatılabileceğini savunmuşlar ve bizi zorla eğitmişler. Sonuç olarak biz bu sürecin sonunda ortalama bir insan oluyoruz ve Amerika’lı akranlarımız gibi dünya’yı değiştirme hayallerimiz daha başlamadan sekteye uğruyor.

Yazı uzun oldu, kusura bakmayın.

Esen kalın.

Uçlarda Yaşamak

14 yaşımdan beri hayatımı 2-3 yılda bir büyük kararlar alıp hızlıca değiştirdim. Sonuçta ortaya bir sürü değişik kişilik, hayat, arkadaşlar çıktı. Mutlu ve güleryüzlü olmaya hep dikkat ettim, olamayanları da hayatımdan çıkardım. Onlardan da bu vesile ile özür dilemiş olayım.

Her zaman takıntılı bir insan oldum, kolay kolay tatmin olmadım. Sürekli değişmek çok yönlü bir yaşam algısını da beraberinde getirdi. Kitap okumaya takılınca günde 18 saat okudum, bilgisayarın başından aylarca kalkmadığım gibi aylarca başına oturmadığım da oldu. Değişik zamanlarda sabahlara kadar içki içen, rock festivalinde çadırda sabahlayıp, muhafazakar toplantılara katılan, 1 mayısta slogan atan, liberal hayat tarzı benimseyip starbucks’ta uzun zaman geçiren garip bir kişiliği bünyemde barındırdım. Anlayacağınız her şeyin bokunu çıkartıp hızlıca başka heyecanlar aradım. Deneye yanıla büyümeyi seçtim. Bundan da çok memnunum. Son olarak beni çok etkileyen şiirlerden biri ile bitireyim yazıyı.

Esen kalın!

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU

80′lerin Pop Tutkusu

Öncelikle yazımıza zamanın efsane grubu Modern Talking‘in Don’t Worry adlı parçasını dinleyerek başlayalım.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Albüm kapağından da anlaşılacağı üzere üstünden fazla zaman geçmesede 80′ler tarz olarak bize çok uzak, bu farklılık müzikte de kendisini göstermiş.

Müzik zevkimde önemli bir yer teşkil eden 80′lerin pop parçalarını neden sevdiğimi düşündüm uzun bir süre. Açıkcası parçalar müzikal kalite anlamında oldukça zayıf, ritimler tek düze, kullanılan enstruman sayısı az ve org’un gereksiz fazla kullanılmı var. 80′ler müzikte kararsız bir geçiş dönemi olmuş.

Beni bu kadar çok çeken tarafı ise dinlerken insanı eğlendirmesidir. Müzikte insanların yaparken aldıkları keyfi ve tadı yakalayabiliyorsunuz. Geçen yüzyılın en son eğlenen nesli onlarmış. Bu müzikleri dinlerken keşke o yıllarda genç olsaydım diyorum her seferinde. Brother Lui eşliğinde dans videolarımda var ama devlet büyüklerimiz youtube’a girmeyin diye salık veriyorlar ;) .

Neşeleri bu yüzyıla kadar gelmiş, az sayıda dinleyicisi kalmış bu insanlara teşekkür ederken yine 80′lerden bir parça ile kapatalım yazımızı. Eurythmics‘den gelsin o zaman Sweet Dreams.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

İnterrail Seyahatimiz

Odamdaki CD’leri düzenlerken süper zamanların fotolarına rastladım. Size geçmişten bir tutam sunayım istedim. 2005 yazında Doğan’la birlikte interrail seyahati yapmaya karar veriyoruz. O zamanla ilgili anılarım Ankara garına interrail bileti almaya gitmemizle başlıyor.

Her günün bir hafta kadar yoğun yaşandığı 20 günlük bir zaman dilimiydi interrail yolculuğumuz. Sabahın köründe hayatınızda hiç gitmediğiniz, dilini bilmediğiniz bir şehirde, tren garında uyanmanızla başlıyor gün. Ardından şehir haritası bulmanız ve yeni insanlarla tanışmanızla birlikte macera hız kazanıyor. O gün dünya’nın 4 bir yanından avrupa’yı gezmeye gelmiş, bir o kadar ilginç hikayeleri bulunan, yeni insanlarla tanışmaya meraklı çılgın insanlarla bir gün geçireceksiniz, kaçamazsınız. Haritaları ve yol boyunca gelecek olan tavsiyeleri aldıktan sonra canınızın istediği yere gidebilirsiniz, çünkü evinizden 2.000 km uzakta, tanıdıklarınızın size ulaşamayacağı cep telefonunun bulunmadığı bir diyardasınız. Modern hayatın size dayattığı zorunluluklar ve internet yokken, su alkolden daha pahalı olduğu için pek ayık geçmiyor yolculuğunuz.

O şehri sevmediyseniz haritadan akşam gidecek yeni bir şehir arıyorsunuz. Şayet severseniz o gece kalacak bir yer ayarlıyorsunuz kendinize. Kalacak yerden kastım eğlenceli hosteller, uyku tulumlarımızın bize verdiği yetkiyle parklar, trenler, vapur iskelesi, garlar.

Yemek olarak genelde marketten aldığınız konserve, veya sandviçleri yiyorsunuz, akşamları ise çikolata ve şarapla besleniyorsunuz. Yolculuk boyunca doya doya gezdiğimiz şehirler: İstanbul, Selanik, Atina, Roma, Nice, Paris, Amsterdam oldu. Hayatım boyunca yaptığım en güzel şey bu yolculuktu diyebilirim.

Anlatılacak çok şey var ama anılar bize, kıskanmak gidemeyenlere kalsın. Yolculuk sırasında nasıl güzel bir zaman geçirdiğinizin farkına dönüş yolculuğunda varıyorsunuz. Yolda tek düşünceniz biriken anılarınız ve bir daha ne zaman gideceğinizi planlamak oluyor, 5 sene oldu daha gidemedik, bakalım kısmet ;)

Bir Mükemmeliyetçi, Stanley Kubrick

“Hayatın anlamsızlığı, insanı kendi anlamlarını yaratmaya zorlar.” lafı ile başlayalım yönetmenimizi tanımaya.

Sinema dehası bir kaçık olan Stanley Kubrick ile sıkıntıdan Nikole Kidman’ın memelerine bakayım bari diye açtığım ‘Gözleri Tamamen Kapalı’(Eyes Wide Shut) filmiyle tanıştım. Filmi izledikten sonra adeta çarpılmıştım, yerimden kalkamadim. (Dip not: film ‘fuck’ kelimesiyle biter.)
Müzik seçimlerine çok önem verir. Mesela Eyes Wide Shut’tan sinir bozucu bu aşağıdaki müziği sizi etkilemek koyar filme, sizi istediği gibi yönlendirir.

Filmlerinin ortak teması bir kişinin kendini genel kurallardan arındırması ve toplumun dışına çıkmasıdır.
Kubrick liberal, otorite’den nefret eden, sosyal darwinist, ateist ama bilimsel anlamda bir tanrının varlığına inanan bir insandır.
Hayata bakış açılarımız çok benzediği için benim için özel bir anlam taşır. Her filmini tekrar tekrar izler her seferinde yeni bir şeyler bulurum.
En büyük özelliği mükemmeliyetçi olmasıdır. Filmlerinde ses, görüntü, senaryo ve oyuncuların yemeklerine varana kadar herşeyin kontrolü altında olmasını isteyen bir zır delidir. Bu yüzden toplamda 13 film bitirebilmiştir hayatı boyunca. Ne kadar takıntılı olduğunu örneklerle anlatayım.

  • Napolyon ile ilgili bir film çekmek için 500′e yakın kitap okumuş, binlerce not tutmuş ama filmi çekememiştir. (Eğer çekseydi filmin gelmiş geçmiş en iyi film olacağı söylenir. Senaryosu internetten okunabilir.)
  • Yurtdışında gösterime girecek filminin bütün kopyalarını üşenmeden izler, arada bir yanlışlık olmasın diye kontrol edermiş.
  • Uçaktan korktuğu için Vietnam’da geçen Full Metal Jacket filmini İngiltere’de çekmek için binlerce ağaç getirip diktirmiştir.
  • Dünya’da gösterime giren ne kadar film varsa hepsini oturup izlermiş.

Satranç ve hayvanlara özel bir ilgisi vardır. Okulla arası pek iyi değildir. Uyuşturucu’dan ve otoriter yönetimlerden nefret eder. Onu daha iyi tanımanız için kendi sözlerinden oluşan bir derleme yaptım.(Ekşi’den alıntıdır.)

  • “Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek birşey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile, korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır.”
  • “Okulda bulunduğum süre boyunca hiçbir şey öğrenmedim ve 19 yaşıma kadar kendi isteğimle bir kitap okumadım.”
  • “Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik? ‘Hanımefendi gülümsüyor, çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.’ Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001′e olmasını istemiyorum.”
  • “Büyük uluslar her zaman gangsterler gibi davranmışlardır, küçük uluslar ise fahişeler gibi!”
  • “Uyuşturucunun aslında sanatçıdan daha çok izleyiciye faydası olduğuna inanıyorum. Evrenle bir olma hayali, çevredeki objelere anlam vermek, huzurun ve rahatlığın hakim olduğu ortam, bir sanatçı için ideal durum değildir. Uyuşturucu mücadeleyi, muhalefeti ve fikir ayrılığını kuvvetlendiren yaratıcı kişilikleri durgunlaştırır. Sanatçı yaptığı işi aşmaya çalışmalı, kendisiyle bilinçaltı arasına herhangi bir şeyin etki etmesini engellemeli. Beni LSD karşıtı yapan şeylerden birisi de, LSD kullandığını bildiğim kişilerin hepsinin gerçekten ilginç ve insanı harekete geçiren şeylerle, uyuşturucunun sebep olduğu evrensel mutluluk arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar aciz olmasıdır. Tamamen yeteneklerini kaybetmiş ve hayatın insanı en çok mutlu eden yanlarıyla bağlarını kesmiş gibi görünüyorlar. Belki de herşey güzel olduğunda, hiçbirşey güzel değildir.”

Beğendiği yönetmenleri sayarak bitireyim yazıyı, Ingmar Bergman, Federico Fellini ve David Lean.

İlgilenenler için kaynakça:
Çok güzel işlenmiş bir Kubrick dosyası (Türkçe)
Wikipedia linki
İmdb linki. Filmlerine ve hayatına bakabilirsiniz.
1980 yılında yaptığı bir röportaj
Hakkında çekilmiş güzel bir belgesel. Life in Pictures

Nikola Tesla Kimdir?

Kendisi elektrik mühendisliğinin babası, yıldırımların efendisidir.

Radyo, elektriğin üretilmesi ve iletilmesi, florasan lamba, motorların %70′ini oluşturan endüksüyon motorları, uzaktan kumandalı robotlar, radar, lazerler, mikrodalga fırın, elektron mikroskobu gibi saymakla bitmeyecek buluşlara imza atmış veya temellerini atmıştır. 150 yıl yaşayacağını iddia etse de 86 yaşında hayata gözlerini yummuştur. 100 yaşında anılarını ve projelerini yazacağını söylemiş ama kısmet olmamıştır. Kendisi delilik ve dahilik arasındaki ince çizgide takılmıştır hayatı boyunca.

1846 yılında Hırvatistan’da doğmuştur. Cebindeki 4 centle ve hocasının tavsiyesiyle, Edison’un yanında çalışmaya Amerika’ya gider. Edison’un parasını vermemesiyle birlikte araları açılır. Edison elektriği DC (sabit akım) ile taşımak için para yatırırken, Tesla elektriği bugün kullandığımız AC (değişken akım) ile taşımak ister. General Elektrik ve Edison gibi devlere karşı parlak zekası ile giriştiği yarışı kazanır Tesla kardeşimiz. Edison sayısız çirkeflikler yapsa da namı hızla duyulur Tesla’nın.

Hayatı boyunca paraya kıymet vermez. Onun buluşları ile bugün milyar dolarlar kazanan General Elektrik, Westinghouse, JP Morgan gibi şirketlere rağmen o kazandığı tüm parayı deneylerinde harcamıştır. Söylentiye göre Edison’la birlikte nobel ödülüne layık görülünce almayı reddetmiştir. Aldığı en büyük ödül ezeli rakibi Edison namına verilen Edison ödülüdür.

Onu bir ilah olarak görüp parasal olarak destek verenler sapkınca fikirleri ve deneyleri yüzünden maddi desteklerini çekmişlerdir. Sapkınlıktan kastımı maddeliyorum. (Bunların çoğunu pratik ve teorik olarak da ispatlamıştır)

  • Elektriği kablosuz atmosferden iletmek
  • Dünyayı ortadan ikiye bölmek
  • Ölmüş insanlarla iletişime geçmek.
  • Hava olaylarını kontrol etmek
  • Yapay deprem ve yıldırım yaratmak
  • Lazer silahıyla savaşlara son vermek

Takıntılarından bazıları da şunlardır. Masaya oturmadan önce bütün herşeyi ayrı peçetelerle siler, güvercinlerle yaşar, kadınlardan uzak durur (çalışmasını engellediklerini söylermiş), kimsenin saçına dokunmaz, kadınlarla el sıkışmazmış.

Yüzyıllar boyunca saygıyla anılacak bir mühendis olan Tesla çağdaş medeniyetmizin temellerini atmıştır. Blog yazısını uzun tutmak istemiyorum. İlgilenenler için ayrıntılı linkleri aşağıda veriyorum.

Wikipedia (ingilizce) http://en.wikipedia.org/wiki/Nikola_tesla

Wikipedia (Türkçe) http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla

Ekşisözlük’te güzel bir girdi http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=2593964

Yıldırımların Efendisi – Nikola Tesla adlı belgesel (Türkçe altyazılı) 5′e bölünmüş, linklerini aşağıdadır. İzlemeye değer.

12345

Okulu Bırakma Nedenlerim

Okulu bitirmek üzere olduğum bu günlerde geriye dönüp baktığımda, kısıtlı hafızamın elverdiği ölçüde neden okulu bıraktığımı düşündüm. Nedenleri ve sonuçları karmaşık olsada kabataslak anlatmak istedim bir blog yazısında.

Bu olayı anlayabilmek için biraz geçmişe gitmem gerekti. 1983 yılı doğumluyum ben. O yıllarda doğmuş herkes gibi askeri darbe, televizyonun çok kanallı yapısına geçişi ve tabi ki kürt meselesi çocukluk ve gençlik yıllarımızın şekillenmesinde öncü oldu.

Hep asi ve dikbaşlı bir çocuk oldum, anne babaya çok çektirenlerden yani. Okula başlamamla birlikte sivriliğim kendi içime doğru artmaya başladı. Dışarda mazbut bir çocuk olmama rağmen okulda her sabah marş okuyup, tek tip elbiselerle okula gidip işime hiçbir zaman yaramayacağını o zamandan bildiğim şeyleri ezberlemek beni çok bunaltmıştı. Okuldaki öğretmenlerimin hemen hemen hepsi yetersiz bilgi ve zekaya sahip insanlardı. Ben bilime ve öğrenmeye çok meraklı bir çocuktum. Derste hocalarımı dinlemezdim, bir şey öğrenilecekse açar kitaptan okur girerdim sınavıma.

Bu yıllar bana okumanın gereksiz olduğunu öğretti. Ama sorun yoktu çünkü çok az bir çalışmayla alınabilecek en yüksek notları alıyordum. Anadolu liseleri sınavında, Tübitak bilim olimpiyatlarına giriş sınavlarında ve üniversiteye giriş sınavlarında hep derece yapıp ilk tercihime girdim zorlanmadan. Artık bilimsel işlerle uğraşabileceğim ve kendim gibi akıllı insanlarla bir arada olabileceğim ümidiyle girdiğim üniversite bana hayal kırıklığını ilk senesinde yaşatmayı başarabilmişti.

Ama yine sorun yoktu, 1. yılda tüm ODTÜ bölümleriyle ortak dersler alınca çalışmadan o seneyide atlatmış oldum. İpin kopması 2. sınıf ile başlar. Hepsi Türkiye derecesi yapmış 200 tane akıllı ve çoğunluğu çalışkan olan insanların arasında çalışmamak benim bütün derslerden kalmama sebep oldu. Bir dönüm noktasına gelmiştim, ya ben de 3 sene kafayı kaldırmadan ders çalışacak kanımın hızlı aktığı günleri kütüphane de geçirecektim, ya da okulu bırakacaktım. 2 yıllık bir bocalamanın ardından tercihim ikincisi oldu.

Okulla ilgili sorunlarımın daha iyi anlaşılması için yüzeysel olsa da maddeleyerek anlatmaya çalışacağım.

  • Otoriter bir eğitim tarzının kendi öğrenmeyi seven bir çocukta bıraktığı olumsuz etkiler
  • Tek kalıpta ve düşünülmeden hazırlanmış eğitim içeriği
  • Teorik tarafı ağır ve gerçek hayattan uzak verilen mühendislik eğitimi.
  • 30 yıldır değiştirilmeyen müfredatın çağın gerekliliklerine uymaması.

Bu ve benzeri sebeplerle bir türlü okula ilgi gösteremedim. Gerçek hayatta bir şeyler üretebileceğim yazılıma yöneldim. Bu deneyimim bana hayatın değişik yönlerini gösterdi. Eğlenmenin ve bunaltının dibini gördüm.

Yıllar sonra eski dik başlılığım ortadan kalkınca okulu bırakma nedenlerimi kafamda anlamlandırabildim. Okula geri dönme nedenim okulun iyi bir yer olması değil, insanların özellikle de ailemin bu kağıt parçasına önem vermeleridir. Onu almadan da işler başarılabilir ama hayata 3-0 galip başlamak varken 3-0 mağlup başlayıp başarmak çok daha zor. Kafamda getirilerini ve götürülerini hesapladıktan sonra ve artık ailemi üzmenin yapmak istediğim son şey olduğuna karar verdikten sonra geri döndüm.

Bütün bunlar ne için diye düşündüğümde aklımda ustanın bir sözü yankılanıyor ‘yaşadım diyebilmek için’.

Daha eğlenceli yazılar olacak bundan sonra, insanları sıktığım için özür dilerim ama bunu yazmam gerektiğini düşündüm.

Ek : Scientific American dergisinde çıkan bir yazıda zeki insanların neden başarısız olma eğilimleri olduğu anlatılıyor, uzun bir yazı ama ilgilenenler için okumaya değer.

http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=the-secret-to-raising-smart-kids

Azim ve Mermer Sorunsalı

Türkçe bloğumun ilk yazısını yazıyorum, hadi hayırlı traşlar.

Uzun zaman sonra okula dönüşüm af mevsimine rastladı. Yaş itibariyle olsa gerek zamanla af öğrencileri biraraya toplandık. Yaşları 27-37 arasında değişen eşşek kadar adamlar okulda hep birlikteyiz. Her birinin birbirinden ilginç hikayesi olan deliler topluluğu getirin aklınıza. Bugün bunlardan birinin hikayesini anlatacağım.

Hasan Samsun’un çarşamba ilçesinin bir köyünde 6 kardeşten biri olarak dünyaya gelmiş. Ortaokul’a her gün 10 km. yürüyerek gidip gelmiş sırtında çantayla. Ortaokul bitince babası onu okutmamayı düşünmüş, o da ailesiyle arasını bozmak pahasına evden kaçıp İstanbul’a gitmiş. Çorlu’da çuval fabrikasında ve ekmek fırınında işçi olarak çalışmış. 4 ay sonra Samsun’a dönmüş vakıf okullarından birinde liseyi yatılı okumaya başlamış. Maddi durumunun iyi olmadığını gören arkadaşlarından biri babasının dershanesine bedava yazılmasını önerince hemen kabul etmiş.

O andan sonra hikaye ilginçleşmeye başlar. Hasan’ın notları bir anda iyileşiyor ve sonunda Samsun birincisi olarak ODTÜ elektrik-elektronik mühendisliğini kazanıyor. Ankara’da yurtta geçirdiği zamanlarda merhaba dışında pek bir münasebetimiz olmadı, samimiyetimiz af sonrasına denk geliyor. Bu sırada sürekli Samsun’dan Ankara’ya gelen hastaların işlerine koşturup bir yandan para bulmaya çalışan Hasan derslerinde çok başarılı değildi. ODTÜ burs komitesi de burs görüşmelerine gelen çocuğa ‘sen dincisin onlar sana para verirler, köyden nasıl geleceksin yoksa?’ diye kapıyı kapatınca, sonunda Hasan parasızlıktan harcını ödeyemeyip okuldan atılır. Bölümde tek ilgilenen Nilgün Günalp olur, onun da çabaları sonuç vermez. Bizim bülümün ve ODTÜ’nün yıllarca unutmaması gereken bir ayıp ama kimsenin haberi bile yok.

Okuldan atılan Hasan bu sırada vefat edinceye kadar kanser olan kardeşine bakar 2 yıl boyunca. Af söylentileri ortalarda dolaşınca meclisin yolunu tutar. Sabahtan akşama kadar mecliste vekillerle ve bakanla görüşmek için bekleyenlerin kervanına katılır. Bu sırada ODTÜ’ye geri döneceğine inandığı için kayıtlı olmasa da derslere girip dinlemeye başlar. Af meclisten geçince Hasan tekrar okula döner.

Yıllarca arkadaşlarının öğrenci evlerinde kanepelerde kira vermeden kalır, hala da öyle devam ediyor hayatına. Çoğu zaman günde 1 öğün yiyecek kadar para bulabildiği için  benim ilk tanıştığım haline göre 20 kilo zayıflamış durumda(kilo vermek yakıştı çocuğa bu arada). Ordan burdan para bulup yaşamaya çalışıyor. Bu arada dersleri gayet iyi durumda. Birbirimize yardım edip geçiyoruz bir şekilde. Bu dönemin sonunda da çok az dersi kalıyor, okulu bitti sayılır.

Bu arada hikayeyi yarım yarım dinlediğim ve kendisinin bu yazıdan haberdar olmasını istemediğim için bazı yerlerinde ufak yanlışlar ve eksiklikler olabilir.

Bu kadar sıkıntıyla yaşayan insanları görünce ne kadar çok ve gereksiz sızlanıp durduğumuzu düşündüm 2. ODTÜ kuşatmasında. Bir işte başarısız olmak için ne kadar çok sebebimiz var değilmi!

Geçenlerde söylediği bir söz içimi acıttı, ‘benim hiç hayatımda bir yatağım olmadı, 6 kardeştik ikimize bir yatak düştü, burda da hep kanepelerde uyudum. Artık bir yatağım olsun istiyorum.’ Hasan bende acıma ve üzüntüden çok azim ve kararlılık hissi uyandırıyor, umarım sizde de öyle bir his uyandırır. Hayatta hep başarılı olacağını biliyorum, kendine çok iyi bak kardeş.